
Büyük Ortadoğu Projesi (BOP) daha sonraki adıyla Genişletilmiş Ortadoğu ve Kuzey Afrika Projesi (GOKAP); resmi olarak 2004 yılında başlatılmıştı. Ancak projenin temelleri; 11 Eylül 2001 saldırılarının ardından, ABD Başkanı George W. Bush yönetimi tarafından “Terörle Küresel Mücadele” konsepti çerçevesinde oluşturulmaya başlandı. Projenin ana mantığı ise 2003 yılında, ABD‘nin Irak‘ı işgali öncesinde ve sırasında diplomatik söylemlere girmişti.
BOP kapsamında bölgede birçok operasyon yapıldı ve hala yapılıyor. Başlangıçta birçok hedefe ulaşılması planlandı. Örneğin; İsrail’e tehdit olan ve olabilecek ülkelerde rejim değişikliği. Irak, Libya ve Suriye’de kotarılanlar bu kapsamdaydı. Türkiye’de de rejimi İslamileştirmek, laiklikten uzaklaştırmak, askerin sistem üzerindeki anayasal ağırlığını sonlandırmak, rejimin denge ve kontrol mekanizmalarını (Yasama ve Yargı) aşındırmak, otoriter hale getirerek ABD’ye daha bağımlı duruma sokmak bu hedeflerdendi. Ilımlı İslam, Ergenekon ve Balyoz serisi kumpaslar da bu kapsamda yapılan operasyonlardı.
BOP’un hedeflerinden bazıları; İsrail’in güvenliğini garanti etmek, bölgedeki ulus devletleri yok etmek, bölgeyi etnik, dinsel ve mezhepsel fay hatları üzerinden gevşetip zaman içinde bölmek ve parçalamak, bölgeyi İsrail üzerinden ABD’ye tam bağımlı hale getirmekti. Bu kapsamda başat hedefi ise bölgenin Arap-İsrail ana çatışma eksenini Sünni-Şii ekseni olarak evirmekti. İbrahim Anlaşmaları ve İran’a yönelik düşmanlaştırma ve müdahale de bu kapsamda yapılan hamlelerdi.
İsrail’in yine bu BOP kapsamında Şeria Nehri’nden Akdeniz’e kadar Filistinlilerden arındırılmış yekpare bir ulus devlete ulaşması ve zaman içinde fırsatlardan istifade ile Lübnan, Suriye, Ürdün ve Sina’ya doğru genişlemesi ve bunun adım adım gerçekleştirilmesi planlanmıştı.
BOP ve takip eden bölgesel gelişmeler merceğinden baktığımızda; gerçekten de bölgenin ana çatışma ekseninin Arap-İsrail hattından Sünni-Şii mezhep hattına kaydığını görüyoruz. Bu gelişmenin Ortadoğu jeopolitiğinde son yirmi yılın en kritik stratejik kırılmalarından biri olduğunu söyleyebiliriz. Mekke Anlaşması’nı bu kapsamda değerlendirmek lazım. Bu anlaşma Türkiye’nin güvenliğine katkı sağlamadığı gibi riske de etmektedir. Arkasında ise ABD ve İsrail vardır. Bu dönüşümü ve arkasındaki mantığı dört temel boyutta okumak mümkün.
1.İsrail’in Güvenlik Paradigmasının Değişmesi
Soğuk Savaş dönemi ve sonrasında İsrail için ana tehdit; kendisini pan-Arabizm veya Filistin davası etrafında konumlandıran Arap Devletlerinin (Mısır, Suriye, Irak, Libya vb.) oluşturduğu bloktu. Çatışma ekseni Arap-İsrail olduğu sürece, bölgedeki tüm Müslüman/Arap unsurlar Filistin konusunda ortak bir tutum sergiliyor ve İsrail bölgesel ölçekte yalnızlaşıyordu.
Eksenin Sünni-Şii ayrışmasına kaymasıyla birlikte İsrail, Arap dünyasının “birincil ve ortak tehdidi” olmaktan çıktı. Bunun yerine, Körfez Monarşileri ve bazı Sünni ağırlıklı rejimler için İran ve onun Şii Hilali nüfuz alanı ana tehdit haline getirildi. Bu durum; İsrail’in bölgedeki varlığını meşrulaştırmasına ve Arap devletleriyle ilişkilerini normalleştirmesine (İbrahim Anlaşmalarında olduğu gibi) zemin hazırladı.
2.Irak’ın İşgali (2003) ve Mezhepsel Fay Hatlarının Tetiklenmesi
BOP’un en somut askeri hamlesi; 2003’te ABD’nin Irak’ı işgaliydi ve bu hamle eksen kaymasının pratik kırılma noktasıydı. Saddam Hüseyin liderliğindeki Baas Rejiminin devrilmesiyle birlikte Irak’ta, Sünni azınlık yönetiminden Şii çoğunluğun etkin olduğu bir yapıya geçildi.
ABD’nin 2005 Anayasası ile kurduğu devleti etnik ve mezhepsel kompartımanlara bölen yeni siyasi yapı; etnik ve mezhepsel kimlikleri başat hale getirdi ve ulus kimlik yok edildi. Aynı şey Türkiye’de de kotarılmak isteniyor. Irak’ın parçalanması ve zayıflaması, İran’ın bölgedeki nüfuzunu Bağdat, Şam, Beyrut ve Yemen hattına kadar genişletmesine yol açtı. Buna karşılık; Körfez ve Sünni Blok da karşı hamleler yaparak mezhepçi söylemleri derinleştirdi. Bu; üst akıl tarafından planlanan bilinçli bir tercihti.
3.Vekalet Savaşları ve İç Cephelerin Zayıflatılması
Ulus devletlerin İsrail’e karşı konvansiyonel bir tehdit oluşturmasını engellemenin en kestirme yolu, bu devletleri içeriden bölmekti. Bunun yolu da vekâlet savaşlarıydı. Çatışmalar Arap-İsrail düzlemindeyken, toplumsal birleşme “dış tehdit” (İsrail/Batı) üzerinden sağlanıyordu.
Çatışma Sünni-Şii düzlemine çekildiğinde ise toplumlar kendi içlerinde komşusunu tehdit olarak görmeye başladı. Suriye İç Savaşı, Yemen’deki kriz ve Lübnan’daki siyasi kilitlenme bunun doğrudan örnekleriydi. Bölge ülkeleri enerjilerini, kaynaklarını ve askeri güçlerini İsrail’e karşı değil, bölge içi mezhepsel rekabete harcamak zorunda bırakıldı.
4.Batı Stratejisi Açısından “Böl ve Yönet” ve Küresel Entegrasyon
BOP‘un resmi söylemi “bölgeye demokrasi ve özgürlük getirmek” olsa da gerçekte küresel güçler için kontrol edilmesi zor olan homojen/milli yapılar yerine; birbirine muhtaç, güvenlik kaygısıyla Batı‘ya bağımlı kalan, hakemliğine muhtaç ve birbiriyle rekabet eden parçalı yapılar ile yönetilmesi daha kolay bir zemin sağlamak amaçlandı.
Sünni Arap rejimlerinin, İran korkusu üzerinden ABD güvenlik şemsiyesine daha sıkı sarılması ve İsrail ile askeri/teknolojik iş birliğine girmesi bu stratejinin en önemli hedefiydi. Şimdiye kadar bu konuda çok mesafe kat edildi.
Sonuç olarak Arap-İsrail çatışması; toprak, egemenlik ve ulusal haklar üzerinden yürüyen ve çözümü prensipte siyasi müzakerelere dayanan bir çatışmaydı. Sünni-Şii çatışması ise teolojik, kimliksel ve varoluşsal bir nitelik taşıdığı için tırmandırılması çok daha kolay, yatıştırılması ve uzlaştırılması ise çok daha zor bir alandı.
Bu eksen kayması; bölge halklarının dayanışmasını felç etmiş, Filistin meselesini bölgesel ana gündem olmaktan çıkarmış ve bölgeyi sürekli bir istikrarsızlık ve iç çatışma sarmalına sokmuştur. Bu durum; ABD ve İsrail’in çıkarınadır. Ne yazık ki Türkiye; çıkarları ve güvenliği açısından kendisi için tehdit olan bu projeye destek vermiştir ve vermeye de devam etmektedir.
Türker Ertürk
![]()