
ABD Başkanı Donald Trump’ın özellikle ikinci defa başkanlığa gelişinden sonra, bazı sağcılara ve Batı Dünyasında yer alan otoriter liderlere göre aldığı kararlar doğruydu. Demokratlara ve ortanın solunda olanlara göre ise yanlıştı ve bu gidiş ABD’de kurulmak istenen bir otoriter rejimin başlangıç adımlarıydı. Özgürlükler, bu kapsamda kısıtlanmaktaydı. ABD, kurucu babaların ideallerine ve o ideallerin yansıması olan ABD Anayasasına aykırı bir yöne doğru sürüklenmekteydi.
Trump’ın siyasi söylemleri ve iç ve dış politika tercihleri hem ABD içinde hem de küresel ölçekte kutuplaştırıcı sonuçlar üretti. Bu gelişmelere bakarak onu geleneksel bir politikacı olarak görmek mümkün değil. Özellikle ikinci başkanlık dönemiyle birlikte gündeme gelen anayasal düzenin sarsılması, kurucu babaların ilkelerinden, yani kurucu ideolojiden uzaklaşma ve güçlü liderlik aracılığıyla Amerikan değerlerini koruma tartışmalarının arkasındaki toplumsal ve dini dinamikler incelenmeden durumun anlaşılması imkansızdır.
Politik Sağ ile Dini Muhafazakarlığın İttifakı
ABD’deki Evangelist hareket; Hristiyanlık inancını yaymayı merkezine alan geniş bir topluluktur. Trump; kişisel yaşam tarzı itibarıyla geleneksel bir dindar profili çizmese de 2016’dan itibaren Evangelist hareket ile stratejik ve tarihsel bir ittifak kurmuştur. Evangelistler için en kritik konu; ABD Anayasa Mahkemesi ve federal mahkemelere muhafazakâr yargıçların atanmasıydı. Amaç; yargı yoluyla kültür savaşıydı. Trump, ilk döneminde Anayasa Mahkemesi’ne atadığı muhafazakâr yargıçlarla kürtaj hakkını anayasal güvenceye alan Roe v. Wade Kararının iptal edilmesini sağlayarak, bu kitleye yönelik en büyük vaadini yerine getirdi. Trump, ayrıca Beyaz Saray’da “İnanç Ofisi” isimli yeni bir daire kurdu ve başına da ünlü Evangelist Paula White’ı getirdi.
Evangelist çevrelerde Trump; kusurlarına rağmen Tanrı‘nın kendi amaçları için kullandığı bir figür olarak görülmeye başlandı. Bu anlayışa göre Trump; kurtarıcı ve/veya seçilmiş liderdi. Tanrı, Hristiyan değerlerini sekülerleşen dünyaya karşı korumak için bazen beklenmedik liderleri seçebilirdi. İşte bu; Trump’dı.
Armageddon ve Siyonist Evangelizm
Evangelist-Hristiyan inanışına göre; dünya tarihinin sonuna dair spesifik bir kehanet zinciri söz konusuydu. Bu inanca göre; Hristiyan kehanetlerinin gerçekleşmesi ve İsa‘nın yeryüzüne ikinci gelişi için Yahudilerin kutsal topraklara dönmesi, Kudüs‘ün İsrail‘in başkenti olması ve Mescid-i Aksa‘nın bulunduğu alanda Üçüncü Tapınak‘ın inşa edilmesi gerekmekteydi.
İsa‘nın dönüşünden hemen önce, kıyamet öncesi son büyük felaketler dönemi yaşanacak ve iyilik ile kötülük güçleri Armageddon (Megiddo Tepesi) adı verilen yerde son bir savaşa tutuşacaktı.
Trump döneminde ABD Büyükelçiliği’nin Tel Aviv‘den Kudüs‘e taşınması, Golan Tepeleri üzerindeki İsrail egemenliğinin tanınması ve Abraham Anlaşmaları gibi adımlar, dış politikada Evangelist seçmen tabanının dinî beklentileriyle doğrudan örtüşen hamleler olarak kayda geçti.
Demokratlar, merkez sol çevreler ve anayasa hukukçuları; Trump ve onu destekleyen aşırı sağ ve Evangelist bloka karşı oldukça sert eleştiriler yöneltiyorlar. ABD’nin Kurucu Babaları (George Washington, Thomas Jefferson, James Madison vb.), Aydınlanma Çağının etkisiyle devlet ile din arasına net bir sınır çizmişlerdi. Eleştirilere göre; Hristiyan Milliyetçiliği anlayışıyla hareket eden bu sağ blok, devleti Hristiyan kurallarıyla yönetme gayretindeydi ve bu da Anayasanın laik yapısına aykırıydı. Ayrıca Trump‘ın Adalet Bakanlığı, FBI, seçim sistemleri ve bağımsız kurumlara yönelik tutumu, yargı kararlarını ve seçim sonuçlarını sorgulaması; muhaliflerince “otokratik bir rejimin ve diktatörlüğün altyapısını hazırlamak” olarak nitelendirilmekteydi. Toplumsal kutuplaşmada Trump tarafı ABD‘yi “küreselci ve ahlaken çürümüş elitlerden kurtarma” mücadelesi olarak görürken; Demokratlar ve sol bakış açısı ise gelişmeleri “demokrasinin, özgürlüklerin ve azınlık haklarının yok edilmesi” olarak görmektedir.
Sonuç olarak; Donald Trump‘ın politik kimliği yalnızca iş dünyasından gelen popülist bir liderin söylemlerinden ibaret değildi. Bu; ABD sağındaki anti-globalist/milliyetçi damar ile Evangelistlerin dini kıyamet anlatılarını birleştiren sosyo-politik bir hareketti. Sağ kesim bu gidişatı “Amerikan ruhunun ve geleneksel değerlerin kurtuluşu” olarak selamlarken, sol ve liberal kesim bunu “kurucu anayasal ilkelerin ve demokrasinin sonu” olarak görmektedir.
Seçim Sonuçları
Bu atmosferde yapılan ara seçimleri Cumhuriyetçiler kaybetti ve ABD Kongresi’nin her iki kanadında da çoğunluk Demokratların eline geçti. Ama Trump iki yıl daha başkanlığa devam edecek. Bu iki yıl çok zorlu geçecek. Trump karakterindeki bir insanın köşesine çekilerek, golf oynayarak, balık tutarak ve yenilgiyi kabul ederek bir iki yıl geçirmesine imkân yok gibi gözüküyor. Önümüzde, ABD-İran Savaşı’nın tekrar başlaması, bölgesel savaşa dönüşmesi ve küresel bir savaşa evrilmesi açısından çok kritik bir iki yıl var.
Askeri stratejide “Tırmanma Tuzağı” olarak adlandırılan bir durum söz konusu. Yani tarafların geri adım atmasının siyasi maliyetinin, savaşı büyütmenin maliyetinden daha yüksek görülmeye başlanması durumu. Böyle bir psikolojik ve stratejik ortam oluşursa çatışmaların kontrolden çıkma riski artar. Seçimi kaybeden Trump’ın İran konusunda geri adım atmasının siyasi maliyeti ne yazık ki savaşı büyütmenin maliyetinden daha yüksek. Bu çok tehlikeli bir durum. Umarım; ABD’de “Tırmanma Tuzağına” düşmeyi engelleyebilecek kadar güçlü denge ve fren mekanizmaları hala bulunmaktadır.
Kaybeden Siyasilerin Karşılıklı Etkileşimi
Diğer taraftan, Netanyahu da seçimlerde kaybetti. Bu durum; İran merkezli Ortadoğu gerilimi açısından çok tehlikeli bir durum yaratıyor. Trump’ın seçim yenilgisi nedeniyle “Tırmanma Tuzağına” düşme ihtimalini Netanyahu’nun seçimlerde çoğunluğu kaybetmesi ve içine düştüğü siyasi sıkışmışlık daha da arttırıyor.
Çünkü; Netanyahu açısından İran’la savaşın sürmesi yalnızca bir güvenlik meselesi değil, aynı zamanda kendi siyasi geleceğini korumak ve iç politikadaki sıkışmışlığını aşmak için kullanabileceği en önemli araç. Burada iki siyasi liderin karşılıklı etkileşimi ortaya çıkıyor;
- Netanyahu, siyasi geleceğini güvence altına almak amacıyla İran’a karşı daha saldırgan bir tutum benimser.
- İsrail’in saldırganlaşması, Trump üzerinde askeri müdahaleye katılma veya İsrail’e daha fazla destek verme baskısı oluşturur.
- Trump, kendi seçim yenilgisinin yarattığı siyasi zayıflığı dış politikada güç gösterisiyle telafi etmeye yönelebilir.
- Böylece başlangıçta diplomatik çözüm arayışına girebilecek Washington, yeniden askeri çatışmanın tarafı haline gelir.
- Bu süreç, iki liderin siyasi sıkışmışlıklarının birbirini beslediği bir saldırganlık döngüsü yaratır.
Elbette bu gelişmeler kaçınılmaz değil. Trump’ın Netanyahu’yu frenlemesi ve diplomatik çözümü tercih etmesi de mümkün. Ancak; Netanyahu’nun siyasi hesaplarının Amerikan dış politikasını etkilemesi göz ardı edilmemesi gereken büyük bir risk.
En büyük tehlike ise çatışmanın kontrolden çıkması. İran’ın Körfez Ülkelerine yönelik ağır misillemeleri, ABD’nin doğrudan savaşa sürüklenmesi ve İsrail’in varoluşsal tehdit algısının yükselmesi; nükleer silah kullanımına ilişkin son derece tehlikeli bir senaryoyu gündeme getirebilir.
Sonuç olarak; iki liderin seçimlerde yaşadığı siyasi kayıplar ve özellikle Netanyahu’nun siyasi sıkışmışlığı, İran’a karşı nükleer silahların da kullanılabileceği daha büyük bir askeri tırmanışın tetikleyicisi haline gelebilir. Ortadoğu için asıl tehlike; siyasi geleceklerini kurtarmaya çalışan iki liderin bölgesel ve hatta küresel bir savaşa neden olma riskidir.
Türker Ertürk
![]()