İslam’ın Çakısı

Ülkemiz ne yazık ki, yangın yerine döndü. Sadece Ankara’da, dört ay içinde iki patlama. Hem de bu son patlama, devletin kalbi sayılabilecek bir yerde oldu. Ama hala istifa yok!

Siyasi sorumlular tarafından tek yapılan şey kınamak ve; “Lanetliyoruz, Mücadelemiz Sürecek, Amaçlarına Ulaşamayacaklar, Asla Geri Adım Atmayacağız” gibi arkası boş sözler söylemek. En iyi yaptıkları ise; interneti yavaşlatmak, sosyal medyayı kısıtlamak, sansür ve yayın yasağı koymak. Tek amaç, pisliklerini ve rezilliklerini halkın gözünden kaçırmaktır.

Sadece 3 milyona yakın mülteci Suriye’den geldi. CIA raporlarına göre, 35 bin radikal İslamcı terörist ülkemize girmiş. Soruyorum; dün akşam mesai saati bitiminde (17 Şubat 2016), Ankara’da yapılan terör saldırısının gerçek sorumlusu kim?

Anayasa ve Başkanlık Kimin İhtiyacı?

Ülkemizin istikrarı her geçen gün kayboluyorken, Güneydoğu bölgemizde bazı yerlerde Suriyeleşme eğilimi varken, iç savaş tehdidi altında yaşarken, varsa yoksa ‘yeni anayasa ve başkanlık’! Yeni anayasa ve başkanlık, emperyalizmin ve Erdoğan’ın gündemidir. Halkın yeni anayasa ve başkanlık gibi bir sorunu ve derdi yoktur. Halkın ihtiyacı; güvenlik, barış, huzur, aş ve iştir.

Dün akşam bombanın patladığı yerlerde görev yapmış ve o servis otobüslerine binmiş birisi olarak; mesaisini bitirerek evine, eşine ve çocuklarına kavuşmak üzere yola çıkmaya hazırlanan Türk Silahlı Kuvvetleri’nin personelini ve masum insanları hedef almış terörü ben de lanetliyorum! Ama esas lanetlediklerim; Ergenekon ve Balyoz gibi gayri hukuki kumpaslarla askerimizi arkadan hançerleyerek açılımların ve sivil darbenin önünü açanlar, Atatürk’e düşmanlık edenler,“Yeni Osmanlı” ve “Siyasal İslam” gibi çağdışı, parçalayıcı, kan, kin ve gözyaşı üreten hayaller peşinde koşarak ülkemizi bu duruma getirenlerdir.

Neymiş efendim? İslam’ın kılıcı olacakmış! Adama bilmem neresi ile gülerler! Bakınız, bu konuda tam 4,4 yıl önce yazdığım bir yazıyı tekrar huzurlarınıza getiriyorum.

Windsor Kalesi’ndeyiz

“2000 yılındayız ve Londra’da görevliyim. Birleşik Krallık (İngiltere, İskoçya, Galler ve Kuzey İrlanda) Kraliçesinin, Windsor Kalesi’nde (Londra’ya 35 km uzaklıkta olup hükümdarlarının 9 yüzyıl boyunca yaşadıkları ana malikanelerinden biridir.) diplomatik misyona verdiği resepsiyon maksadıyla, buraya davetliyim.

Açık havada verilen davetin ilerleyen saatlerinde, epeyce bir süre uzaktan izlediğim, renginden ve görünümünden Müslüman ve Asyalı olduğunu tahmin ettiğim şahsa ve eşine yaklaşarak kendimi tanıttım ve kendilerine katılmak için müsaade istedim.

Sanırım, etrafta çokça bulunan batılıların ilgisine mazhar olup aralarına girememekten dolayı, eşiyle birlikte yalnızlığa ve sıkıntıya gark olmaları nedeniyle olsa gerek; onlara katılmak isteğim, adeta denizde ümidini tüketmek üzere olan bir kazazedenin can simidine tutunması arzusuna eşit bir biçimde kabul edildi.

Boynumuza Sarılıp Bizi Öpeceklerdi!

Yalnızlıklarının nedeni dil olamazdı. Çünkü; ağır aksan vermelerine rağmen, benimle kıyaslanmayacak derecede İngilizceleri akıcı ve çok iyiydi. Konuşmamızın başlarında Türk olduğumu söyledikten ve soru üzerine Müslüman olduğumuzu ifade ettikten sonra, yüzlerinin ve gözlerinin parıldamasını görmeliydiniz. Utanmasalar, boynumuza sarılıp bizleri öpeceklerdi.

Esasında, davette çok sayıda Müslüman diplomat ve asker vardı. Onun Müslüman olduğumu duyduktan sonra saklanamaz olan sevinci, eşimle birlikte iki Müslüman insanı daha görmekten dolayı değildi. Bu sevinç; görünümü, davranışı, kendine olan özgüveni ile ürkek, mahcup ve aşağılık duygusu içinde olmayan bir Müslümana olan hayranlıktı. Bakınız, bu değerlendirmemin ipuçlarını biraz sonra aramızda geçen konuşmalarda bulacaksınız.

Konuşmamız sırasında Atatürk’ün ne olup olmadığını, İslam dünyası ve ezilen uluslar için ne anlama geldiğini ondan dinlemek, gerçekten gurur vericiydi.

İstifa Ettik!

Yine, konuşmamızın ilerleyen ve daha samimileşen bir anında bana şöyle bir teklif yaptı: “Siz Türkler, tekrar İslam’ın Kılıcı olmalısınız ve başımıza geçmelisiniz.”

Ben de bu söylem üzerine, biraz yutkunduktan sonra, özetle şöyle bir şeyler söyledim:

“İslam’ın Kılıcı olmakla neyi kastediyorsunuz, bilmiyorum. Bunun anlamı cihat savaşları ise; üretmeden, çalışmadan ve terlemeden insanları din adına savaştırıp, ganimet toplamak ya da bunun başka bir şekilde devamı ise; biz ortaçağ zihniyeti olan bu görevden, Birinci Paylaşım Savaşı sonunda arkadan hançerlenme ve ihanet de dahil olmak üzere, sayabileceğim bir sürü nedenle istifa ettik.”

“Eğer; bu kılıç olma görevi İslam’ın beyni, aydınlanmacı, akılcı, üretici, birleştirici ve barışçı yüzü olmaksa, neden olmasın?”

Şam Müftüsü Verdi

Sonra, ben sordum; “Niye bu görevi siz yapmıyorsunuz?” “Biz yapamayız” diye cevap verdi. “O zaman dedim ki; “Araplar yapsın!” “Onlar da yapamaz” diye cevap verdi. Tekrar sordum; “Bizim özelliğimiz neydi?” diye. “Siz farklısınız” diye cevap verdi ve aramızdaki sohbet, bu şekilde belli bir süre daha samimiyetle devam etti.

Bizi farklı kılan neydi? Bir sürü neden sayılabilir ama en önemlisi; Atatürk önderliğinde yapılan Türk Devrimleriydi. Beni ve eşimi, o resepsiyonda aşağılık kompleksi içinde olmadan, kendine güven içinde yürüten ve davrandıran, diğer Müslümanlardan farklı kılan; doğudaki aydınlanmanın adı olan Kemalist Devrim ve onun eğitim ve öğretim kurumlarıydı.

Biliyorsunuz, Kurtuluş Savaşı sırasında Türk Askerinin İngiliz destekli Yunan’a karşı zaferi, Şam ve Halep’te halk tarafından sevinçle karşılanır ve gösteriler yapılır. Şam Müftüsü Mustafa Kemal’e; “Seyfü-l İslam (İslam’ın Kılıcı)” unvanını verir ve camilerde mevlit okunur.

Haçlı Kılıcı

Evet; Atatürk Derne’de, Müslümanlarla omuz omuza emperyalist İtalyanlarla savaşırken, Cumhuriyetin ilk yıllarında Afganistan’a danışmanlar ve uzmanlar gönderirken, 1932’de Irak ve Suriye’de emperyalistlere karşı ayaklanmaları için subaylar görevlendirirken, hep ezilenden ve mazlumdan yanaydı.

Bugün yer kürenin haritasına baktığımızda; ezilen, sömürülen, kaynakları deve edilen, işgale uğrayan, karısının ve kızının ırzına geçilen ve erkeğine şiddet ve eziyet uygulanan mazlumlar; Müslümanlardır ve İslam dünyasıdır.

Eğer; en zor zamanımızda bize yardım eden Libya’nın boğazını sıkmak için gemiler gönderirseniz, Irak’ta Müslümanların çanına ot tıkılmasına dolaylı yollardan destek sağlar ve bölünmesine yardım ederseniz, okyanus ötesinden gelen talimatla Suriye ile gerginliği artırarak bir çatışmaya neden olacak ortamı hazırlarsanız, İran’a muhtemel müdahale planlarının içinde yer alırsanız, size okyanusun her iki tarafından ayinler düzenlerler, çanlar çalarlar, takdis ederler ve “Haçlı Kılıcı (Crusader’s Sword)” unvanı ile ödüllendirilirler. Ama sizden, “İslam’ın Çakısı” bile olmaz.”

Saygılar sunarım.

Beğendim(0)Beğenmedim(0)
  •  
  •  
  •  
  •  
  •  
  •  
  •  
  •  
  •  
  •  
  •  
  •  
  •  
  •  
  •  
  •  

, , , , , , , , , , , ,

Her hakkı saklıdır. © erturkturker@gmail.com