Dünyanın hiçbir çağdaş, demokratik ve uygar ülkesindeki merkezi idare o ülkede bulunan bir şehrin doğasını, ekolojik dengesini, coğrafyasını, nüfus yapısını ve kentsel durumunu geriye dönülmez biçimde değiştirecek bir projeyi o şehrin belediye başkanına ve halkına rağmen yapamaz ve yapmasına müsaade edilemez. Ancak ülkenin genel güvenliği ve kamu çıkarları söz konusu olduğunda bunun dışına çıkılabilir.

Kanal İstanbul, işte böyle bir girişim. Projedir demiyorum, diyemiyorum. Çünkü bir girişimin proje olabilmesi için bir sorunu çözüyor olması lazım. Kanal İstanbul’un bırakın İstanbul, Marmara Bölgesi veya Türkiye’nin herhangi bir sorununu çözmesini, aksine ülkemiz ve İstanbul için egemenlik, güvenlik, savunma, çevre, ekolojik denge, su kaynakları ve şehircilik başta olmak üzere İstanbul ve Türkiye’nin başına, gelecek nesilleri de etkileyecek bir dizi problem yaratıyor. Özetle bu girişim sorun çözücü değil, sorun yaratıcı!

İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanına Teşekkürler

Geçtiğimiz hafta Cuma günü (10 Ocak 2020) İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı tarafından düzenlenen Kanal İstanbul Çalıştayı’na katıldım ve Kanal İstanbul’la ilgili olarak uzman olduğum alanlarda görüşlerimi, deneyimlerimi ve endişelerimi anlattım. İstanbul’un ve Türkiye’nin geleceğini çok yakından ilgilendiren böyle bir bilimsel faaliyete imza attığı için İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu ve çalışma arkadaşlarına ne kadar teşekkür etsek azdır.

Görebildiğimiz kadarıyla; İstanbul Büyükşehir Belediyesi şevkle, İstanbul ve İstanbullu için sıtkı sadakatle çalışıyor ve şehrin sorunlarının bilimsel çözümleri peşinde. Geçtiğimiz günlerde de Deprem Çalıştay’ı (2-3 Aralık 2019) ve İstanbul’un su kaynaklarının etkin değerlendirilmesi amacıyla sempozyum (8-9 Ocak 2020) düzenlemişti. İktidar ise İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı’nı başarısız kılabilmek ve gösterebilmek peşinde kumpaslar üretiyor. Amaç; İstanbul halkını Ekrem İmamoğlu’na oy verdiğine pişman etmek ve cezalandırmak.

Kanal İçin İktidarın İki Gerekçesi Var

Gönül isterdi ki Kanal İstanbul Çalıştayı’na kanalın yapılmasını savunanlar da katılsın ve niçin yapılması gerektiğinin gerekçelerini bilimsel olarak açıklasın, tartışalım ve halk kararını versin. Ama kimse yoktu! Tabii ki sordum “Niye davet etmediniz?” diye. Meğerse iktidarın en yetkili ağızları dahil, kanalın yapılmasını savunan ya da savunmaya çalışan aklınıza gelebilecek herkesi çağırmışlar. Ama gelmemişler, davete icabet etmemişler, edememişler! Gelemezlerdi de! Nedeni çok açık; kanalın yapılmasını gerektiren tek bir milli ve bilimsel gerekçe yok, kamu çıkarı hiç yok! Ama Türkiye’nin ve İstanbul’un geleceğine ihanet ve düşmanlık çok!

Esasında; Kanal İstanbul girişiminin iki önemli gerekçesi var! Birincisi; Türkiye’nin egemenliği ve güvenliği açısından yaşamsal öneme sahip olan 1936 tarihli Montrö Boğazlar Sözleşmesi’nin tartışılmasına ve değişimine yol açacak konjonktürün gelişmesine alt yapı oluşturmak. Bu gerekçenin sahipleri ABD ve İngiltere olup, iktidarı sopa ve havuçla yönlendirmektedir. İkincisi ise; bu girişim Türkiye ve İstanbul’a çok şey kaybettirecek olmasına rağmen iktidara rantsal açıdan çok şey kazandıracaktır.

Çılgın Ne Demek?

İktidar, Kanal İstanbul girişimini “Çılgın Proje” olarak takdim ediyor. Sözlükler ise çılgını “aklını kaçırmış, ölçüsüz, aşırı davranışlarda bulunan kimse” olarak tanımlıyor. Anormal şartlar altında mesela; yanan bir evin içinde sıkışıp kalmış bir çocuğu kurtarmak için evin içine girmek ve çocuğu kurtarmak, çılgın olmayı gerektirir. Savaşlarda da çılgınlık gerekebilir. Turgut Özakman, Gazi Mustafa Kemal Atatürk önderliğine verilen Kurtuluş Savaşı’nı tanımlarken milletimiz için “Çılgın Türkler!” diyor haklı olarak. Çünkü yedi düvele meydan okumak, Birinci Dünya Savaşı’nın galiplerini yenmeyi düşlemek, bitmez tükenmez savaşlarla harap ve bitap düşmüş olan fakru zaruret içinde bulunan bir halkı ayağa kaldırmayı hayal etmek, çağdaş bir Cumhuriyet kurmayı düşünmek hakikaten çılgın olmayı gerektiriyordu.

Ama normal şartlarda ve barış durumunda bir sorunun veya bir problemin çözümü olması istenen bir projeden bahsediyorsak olması gereken; ölçülü olmak, arkasına hesap ve hendese koymak, bilimsel temeller üzerine inşa etmek, risk analizini, fayda ve mahzurlarını ve maliyet hesaplarını ortaya koymaktır. Bunların hiçbirisi, hatta zerresi bile Kanal İstanbul girişiminde yok. Yuvarlak laflar, yalan üzerine inşa edilmiş kabuller, bol miktarda gerçekleşmesi imkânsız dilek ve temenniler…

İhanette İstikrar!

Kanal İstanbul Çalıştayı’nda bunlar ayrıntıları ile konuşuldu, Türkiye’nin ve İstanbul’un başına ne felaketler getireceği bilimsel olarak anlatıldı ve tartışıldı. İktidar ise hem katılmadı, hem de yandaşlarının katılmasını bilimsel olarak zor duruma düşeceklerinden engelledi ve kontrol ettiği basında haber olmasını bile halkı kandırabilmek ve uyutabilmek adına sansürledi. Anlamı ise; bilimsel eleştirilere bilimsel olarak yanıt veremiyorsanız “çatlasanız da patlasanız da yapacağız” demekten ve iktidar gücünü istismar etmekten başka şansınız yok. Ama bu yol çıkar yol değil, uyarıyorum!

Sonuç olarak halkımız bilmeli ki; bu girişimin mümessili “Biz İstanbul’un kıymetini bilemedik. Biz bu şehre ihanet ettik. Hala ihanet ediyoruz. Ben de bundan sorumluyum” demiştir. Kanal İstanbul Çalıştayı’nda bilimsel olarak gördük ve anladık ki bu girişim gerçekleşirse ihanette istikrar devam edecektir.

 

Sosyal Medyada Paylaşın...